24 01 2012

Yine mi İzmir?

Barın önündeydim. Muhabbet ediyorduk. “Şeboy...” dedim “Neydi ismi?”. Sigara içmeye çıkan bir adam dediğimi duyup “Cemil” dedi “Cemil Şeboy... Buca'da okudum, ondan biliyorum.”. Evet. Unutulmayacak şeyi nasıl oldu da unuttum. Bir zamanlar onun imzası taşıyan pankartın yanında geçiyordum her gün. Kulaklıklarım da takılı değildi genelde o zamanlarda, İzmir'deydim çünkü, Ege şivesiyle anlatılan iş-okul dedikoduları, son haberleri dinlerdim. Hep aynı yerlerden geçiyorsam da, hep ilk defa görmüş gibi bakardım. Şimdi de ne Buca Belediyesinin önünde yıllarca asılı kalan pankarttaki yazıyı hatırlayabildim, ne de altındaki imzayı. “Mimar Camil Şeboy” halbuki imzasıydı. Daha neler neler gördüm. Bir kısmı unutsam da, asla unutmayacağım görüntüler de vardı. Mesala, otobanın tam karşısında, uçurumun kenarında, düşecek gibi, bir gecekondu vardı. O evde yaşayan insanları merak ettim hep. Misafiri olmak isterdim. Büyük İskender zamanlarından kalma bir yapının yanıbaşına NATO'nun yerleşiminin kurmasına izin veren insanı da merak ediyordum. İzma atıp bir demli çay istemiştir çaycıdan, sonra telefonu çaldı “ Evet. Karıcım, geç çıkmayacağım bugün. Tamam. Alırım, unutmazsam. Olur, olur. Haftasonu şehir dışına çıkacağız artık.” deyip kapatmıştır. Aklında artık ekmek, piknik, mangal...

Son geçtiğimde o gecekondunun yerinde de bir Atatürk heykeli vardı. Hani, Washington'un yüzü var ya kayadan yapılmış. Candan sevdiğimiz cermenlerin gelenekleri bozarsak olmaz. O ev daha anlamlı bir heykel değil miydi sorasım geliyor. Mustafa Paşa şimdi yaşasaydı buna izin verir miydi? Yaşasaydı o askeriye izin verir miydi? Bir İzmirli'yle evli olan gazi İzmir'in tarihine öyle bir hakarete bulunur muydu? Yunan bayrağına basmayan insan İzmir'in tarihininin yüzüne böylece tükürüp gider miydi?

İzmir deyince aklınıza ne geliyor? Parti değiştirmiş tek AKP'li belediye başkanı mı?

Priştina vardı. Kocaoğlu vardı. Son seçimlerde yakalanan sahte bülütenlerle kamyon vardı. Konak meydanını bilenler kaç defa değiştiğini görmüşler. Tevfik Hoca'nın APL uyumlu klaviye hikayesini de bilirler belki. Artık belediyenin eşi-dostuna ihale bıraktığına şaşırmıyoruz. Hatta akrabasına iş verelim diye gereksiz ihalelerin açılmasına da şaşırmıyoruz. Rusya'da %60 oy alan parti siyasetle ilgisi olmayan bir internet sitesinde ancak %4 oy aldı – haber olmadı, şaşırmadık. Kazakistan'nın en büyük şehrinde seçimlere oy verme hakkı olanlardan sadece %20 seçimlere gitti – şaşırmadık.

Suda arsenik seviyesi yüksek olduğunu ortaya çıkınca Belediye de ve AKP de elbet bir açıklama yaptılar. Belediye “gerekli işlemler için merkez yönetimi para vermiyor.” demiş, AKP “başa çıkarmıyorsanız, burakın, bir hallederiz.” demiş. İkincisine daha çok inananlar vardı – şaşırmadık.

Evet, ben de şaşırmadım. Uzun süredir hiçbir şeye şaşırmıyorum. Ama, olur ya, Biri 13 kupa oynandı, ama elimde hala koz var der. Şaşırırsın. Bir dava açıldı. Doğrudur. Yolsuzluk ta vardı, örgütten ne kastettiğimize bağlı da, o da vardı muhtemelen. Ama, AKP yönetiminde İstabul'da ve Ankara'da, Konya'da ve Adana'da yolsuzlukları da saysak? Yok, derseniz? Oturalım karşılıklı, isimleri vereyim, imzaları göstereyim size. Örgütlerin toplandığı yerleri göstereyim. Ama zaten gördünüz ki! Yoksa görmeden bakmaya mı devam ediyorsunuz? Hala o davayı haklı görenler var ya? Işte ona şaşırdım.

Depremlerde yıkılan, Kurtuluş Savaşında yakılan İzmir'i rahat bırakın artık. Çok mu batıyor gözünüze seçim sonucu grafiği? Çok mu çıtlanıyor kulağınızı Zeybek? Aziz Kocaoğlu'nun avukatı değilim, ama biraz yanlış yerden başlanmadı mı bu savaş? Bu sefer dünyanın kurtuluşu başka ilden başlasın! İzmir'i, belediye başkanımızı, valimizi ve boyozumuzu sonra hallederiz biz, şimdilik rahat bırakın, marmara ve iç anadolu sorunlarınızı çözün siz...

Yaşar Kedioğlu, 2012

06 12 2011

Kasım

İlkbaharda çok aşk başlar,
Doğru gibi gelseler de,
Biterler, yaz başlar başlamaz

Yazın mayosu ve
mayonun arkasında sakladığını beğenirsin,
Kürk zırhına saklanınca
Çekilip gidersin.

Kışını evde geçirirsin,
Kazağını, kaloriferini seversin,
Sarılıp uyursun,
Kar yağınca beraber çıkıp izlersiniz.

Güz gelir yapraklar, insanlar dökülür,
Bir yaprak, bir insan kalır.
Güz demediyse, yaz kış demeden de kalır.

Bir yılın, bir de hayatın var sonbaharı,
Takvimde bir bahar daha yok,
Hayatında da yok.

Sokakta, hayatında da dur,
Dokunma, izle yaprağı...
Kendimi bildiğim bileli
Kasımdan sonra hep Aralık...

26 08 2011

слегка за двадцать...

Когда кончаются строчки,
И замыкаются цепи,
Ярмо натирает шею,
И заколочены склепы...
Когда возникают вопросы
И пропадают ответы,
Съедают мерзкие черви,
Друзей пустые советы...

Когда кровоточит надежда,
Теряешь сухие истоки,
Яркий мираж пустыни,
Развеет буран с востока.

Когда слегка за двадцать,
Мир - хлев, дом - трущоба.
В Нидерланды уехал Гораций,
По турпутёвке на воды.

Из Италии шлют открытки,
Байрон, Перси и Мэри.
Могли бы послать и в ссылку,
Могли бы повесить на рее.

Когда сверкают зарницы,
Стразами Нового Света,
Когда тяжёлой мигренью,
Будят в начале лета..

Тогда в рукаве у ада,
Уроборос исчезнет внезапно.
Бутафорским цветком из шапки,
Гильгамеш заругается матом.

Из Бухенвальда на Эльбу,

С труппой бродячих актёров.

До изниможения спящих,

В сугробах из жёлтого снега...

Под серебрянным градом,

Ослепнув от предрассудков,

Прозревая с дождём метеоров

До крещеня Руси, за сутки.

На троих с Хусни и Каддафи,

На закуску летние сплетни,

Когда рвёт от ментовской мигалки,

Тогда слезам нету места.

Кровь вытераешь запиской,

В гной макаешь перо.

Когда уже вроде бы слишком

Тогда голову кроют золой.

Когда албанские камни

Становяться ближе чем солнце

Когда закрытые ставни

Скрывают бродящие гроздя

Тогда, гильотиной по рельсам

Тогда,пилой по венам,

Тогда, калашом по стенам,

Тогда сарказмом по лесте

Тогда транспарантом по вёрстом

Быстрым шагом на месте...

09 07 2011

Fransa ve inglitere uzaylılarla ilgili arşivlerini açtı. Tamam okey de... Belki de Türkiye bir gün açığa kavuşacak bu konuyu. Ama o arşivlere baktım baktım anlamadım. Başka dünya var mı yok mu ? Dolaşıp çeviriyorlar bir şeyler... Bir askeri uçakmış diyorlar, bir uzaylının otopsi yapılmış diyorlar... Yanlış anlamayın, “insan nereden geldi?”, ”Tanrı var mı?” vb. Sorunların cevabı bulmak gibi felsefik amaçlarıyla değil. Merak ediyorum sadece, yane varsa başka bir dünya insanların seçme hakkı olsun diye. “batsın bu dünya” derler ya, hangi dünya batsın, pardon? Gezegen olarak mı düşünüyorsunuz, yoksa kastettiğiniz evren-cihan mı? Şimdi uzaylılar varsa bu söylediğiniz onların gezegene hakaret bence. Zavallılar yıllarca ithal ürünlerinden vazgeçmişler, ne ticarete ne de ordusuna önem vermişler. İnsan hakları geliştirelim diye ( bilirsiniz uzaylı da insandır sonuçta ). Emek edenlere maaş zamanında yatsın diye ne çok uğraşmışlar belki. Şimdi, pat! “Adaletsin dünya, cehenneme kadar yolu var” diyorsunuz. Yazık değil mi küçük gri büyük gözlü yaratıklara... Yanlış anlamayın, o amaçla merak ediyorum. Şimdi, iki-üç dünya varsa demokratik bir toplum olarak seçme hakkımız olmalı, değil mi? Hani, Süriyede şu bu kötü dersin, sana da “beğenmiyorsan Almanya'sına git!” derler. Herif de, tam bir hipokrit değilse, bavulunu toplar gider.Öyle bir şey işte. “Dünyayı beğenmiyorsan Alpha Centaurus'a git” desinler, yahu. Yane varsa uzaylılar. Paşa paşa bavulunu toplar, uzay gemimi yıkar gidersin.

Peki, yok olduğunu varsayalım. O da kötü. Gitmek istiyorum da, gidecek yerim yok. Uçağa binsen, trene binsen... Dünya hep! 1-2 kişi göndermişler uzaya da, onu da araştırdım. Bir sefer sağlık kontrolü var, çok sıkıymış. Üstelik geri dönüyormuşsun. Yok öyle olmaz, bre. Gittin mi gitcen.

Fransalar tamam da, bir püzür var ama... Tabi değişik dil konuşyorlar da, aynı şey söylüyorlar. ND'ymiş, AKP'ymiş, Edinarasya'ymiş. Bir elman çıktı saçmalıyor televizyonda. Dinlemek zorunda miyim? Uzay gemimi kontrol edip giderim. Kontrol da şart, bir polis durdurursa... “Aşırı hız yaptınız, 2c üstünde olmaz. Freniniz de bozuk. Efenime söyleyim, asteroid kalkanı çatlamış...” dese? Kontrol ederim ona göre yola çıkarım. Sonra inerim işte bir gezegende... ne savaş var, ne vergi... içki içmek istiyorsan, iç! Karışan mı var? Yok, saçlarımı uzatırım, yok, küpe takarım... tak, kardeşim, ne bakıyorsun sağa sola, hayat senin hayatın. Araştırdım, orada seçimler de yokmuş. Demişler ya: “Özgürlük – zincir seçme hakkı” diye... Heh, zincirin yoksa neyi seçiyorsun bakim? Köpek sahibini seçer, bu iyi insan, bu kötü insan der. Kedi eve bakar. “hah, burdaki koltuk rahat, iyi uyku çekerim orda...”. Öyle işte olmalı! Bu dünyayı sevmedin, gittim, atıyorum, Mars'a. Ne güzel: kırmızı kumlar, 5 aylık yaz, bir metre boyunda karıncalar... Offf... mis gibi de yemekleri yaparlarmış.

Öyle bir film yok. Süriye'n varsa, Süriye'n vardır demek. Türkiyeyse Türkiye. Dünyaysa Dünya. Kırmızı kumları getirt, karıncaları iyi besle... Mecburen yapcan zaten... yada olduğu gibi kabul edeceksin, o da bir seçenek.

Fransa ve inglitere uzaylılarla ilgili arşivlerini açtı. Tamam okey de... Belki de Türkiye bir gün açığa kavuşacak bu konuyu. Ama o arşivlere baktım baktım anlamadım. Başka dünya var mı yok mu ? Dolaşıp çeviriyorlar bir şeyler... Bir askeri uçakmış diyorlar, bir uzaylının otopsi yapılmış diyorlar... Yanlış anlamayın, “insan nereden geldi?”, ”Tanrı var mı?” vb. Sorunların cevabı bulmak gibi felsefik amaçlarıyla değil. Merak ediyorum sadece, yane varsa başka bir dünya insanların seçme hakkı olsun diye. “batsın bu dünya” derler ya, hangi dünya batsın, pardon? Gezegen olarak mı düşünüyorsunuz, yoksa kastettiğiniz evren-cihan mı? Şimdi uzaylılar varsa bu söylediğiniz onların gezegene hakaret bence. Zavallılar yıllarca ithal ürünlerinden vazgeçmişler, ne ticarete ne de ordusuna önem vermişler. İnsan hakları geliştirelim diye ( bilirsiniz uzaylı da insandır sonuçta ). Emek edenlere maaş zamanında yatsın diye ne çok uğraşmışlar belki. Şimdi, pat! “Adaletsin dünya, cehenneme kadar yolu var” diyorsunuz. Yazık değil mi küçük gri büyük gözlü yaratıklara... Yanlış anlamayın, o amaçla merak ediyorum. Şimdi, iki-üç dünya varsa demokratik bir toplum olarak seçme hakkımız olmalı, değil mi? Hani, Süriyede şu bu kötü dersin, sana da “beğenmiyorsan Almanya'sına git!” derler. Herif de, tam bir hipokrit değilse, bavulunu toplar gider.Öyle bir şey işte. “Dünyayı beğenmiyorsan Alpha Centaurus'a git” desinler, yahu. Yane varsa uzaylılar. Paşa paşa bavulunu toplar, uzay gemimi yıkar gidersin.

Peki, yok olduğunu varsayalım. O da kötü. Gitmek istiyorum da, gidecek yerim yok. Uçağa binsen, trene binsen... Dünya hep! 1-2 kişi göndermişler uzaya da, onu da araştırdım. Bir sefer sağlık kontrolü var, çok sıkıymış. Üstelik geri dönüyormuşsun. Yok öyle olmaz, bre. Gittin mi gitcen.

Fransalar tamam da, bir püzür var ama... Tabi değişik dil konuşyorlar da, aynı şey söylüyorlar. ND'ymiş, AKP'ymiş, Edinarasya'ymiş. Bir elman çıktı saçmalıyor televizyonda. Dinlemek zorunda miyim? Uzay gemimi kontrol edip giderim. Kontrol da şart, bir polis durdurursa... “Aşırı hız yaptınız, 2c üstünde olmaz. Freniniz de bozuk. Efenime söyleyim, asteroid kalkanı çatlamış...” dese? Kontrol ederim ona göre yola çıkarım. Sonra inerim işte bir gezegende... ne savaş var, ne vergi... içki içmek istiyorsan, iç! Karışan mı var? Yok, saçlarımı uzatırım, yok, küpe takarım... tak, kardeşim, ne bakıyorsun sağa sola, hayat senin hayatın. Araştırdım, orada seçimler de yokmuş. Demişler ya: “Özgürlük – zincir seçme hakkı” diye... Heh, zincirin yoksa neyi seçiyorsun bakim? Köpek sahibini seçer, bu iyi insan, bu kötü insan der. Kedi eve bakar. “hah, burdaki koltuk rahat, iyi uyku çekerim orda...”. Öyle işte olmalı! Bu dünyayı sevmedin, gittim, atıyorum, Mars'a. Ne güzel: kırmızı kumlar, 5 aylık yaz, bir metre boyunda karıncalar... Offf... mis gibi de yemekleri yaparlarmış.

Öyle bir film yok. Süriye'n varsa, Süriye'n vardır demek. Türkiyeyse Türkiye. Dünyaysa Dünya. Kırmızı kumları getirt, karıncaları iyi besle... Mecburen yapcan zaten... yada olduğu gibi kabul edeceksin, o da bir seçenek.

06 07 2011

Madımak filizleri.

İç Anadoluya bir alakanız yoksa; yani aslen Tokatlı değilseniz, İsparta'da lise okumadıysanız;
“madımak” sizin için bir otel isminden başka bir anlam taşımıyor. Yok, bakarsınız Wiki'de. 'Bir bitkidir,
yenir, kırmızı çiçekleri olur' der. Ama o yemeği tamadınız ki. Ege'liler pırasa yerler ya, Sivaslılar
da madımak yerler. Yane yemezler, zorla yedirirler aile büyükleri. Sivas deyip geçmeyin. 67 vilayetten
sadece bir tanesi olsa da, nufüsü 700 bin. O boyutta ülkeler var. Karadağ mesela. Siz araştırın merak
ediyorsanız kaç çocuk yetişmiş madımak yiyerek. Kaç kişi için madımak “çocukluk” denen hikayesinin
kötü bir kısmıdır? Bir film, bir kitabın iyi bitmesini severiz tabi ki, lakin onu zevkli yapan korkunç
kısımlar ya?
Çocukluğundan kalan bir anım var, paylaşmak istediğim. Dört yada beş yaşındayım. Anaokula
gidiyordum. Bir sabah uyandım, hava yağmurluydu. Hiç gitmek istemedim okula gitmeyi o gün. Neden
bilmiyorum, çocuk kaprisi işte. Babam da “Tamam. Gitmek istemiyorsan gitme.” - dedi - “Ama gidip
gelmeyeceğini söylememiz lazım.”. Sonra beni anaokula götürüp orada bıraktı. Küstüm. Çabuk ta
unuttum. Sonra da hatırladım. Hala aklımda bir sahne var: Sınıfımız. Herkes oyun saati. Herkes
oynuyor. Ben de pencerenin kenarında... Yağmura bakıyorum. Hayatın ne kadar anlamsız ve adaletsiz
düşünüyordum sanırım. Adalet nedir bilmiyorken. Belki de özgür olmadığımı o zaman düşündüm ilk
kez. Yani, istemiyordum gitmeyi, ama götürüldüm.
Büyüdüm şimdi, anladım bazı şeyleri. Elbette şimdi babama bunu hatırlatmam. Hala da küs
değilim. İşe gitmesi gerekiyordu, bu da bir çocuk kaprisiydi. Bunu anladığımda kaç yaşında olduğumu
hatırlamıyorum, ama o günden sonra o anı rengini değiştirdi. Yok olmadı, hala o pencereye bakışım
aklımda. Sadece şu anda beni sevindiriyor bunu hatırlamak. Bu olay aklımda kalacak kadar büyük bir
şok olduysa, demek ki gerçekten mutlu çocukluğum vardı. Beş yaşında depremle uyanmadım gece
yarısında yıkıntıların altında, annemin cansız elini hissetmedim. 10 yaşında “yumurta” diye makarna
yedirilmedim, hiç yumurta görmediğim için. 12 yaşında dumandan boğulmuyordum Koray Kaya gibi...
14. asırda Janna D'Arc yakılmış. Paris'e gittiyseniz heykeli var, gitmedidiyseniz de her zaman Milla
Jovovic'in oynadığı filmi izleyebilirsiniz. Merak etmeyin, herşey var içinde, güzel karı, cinsellik,
aksiyon... Ne beklerseniz artık “iyi” filminden. Fıransanın kahramanı nasıl olsa, filmi de çekerler,
heykeli de yaparlar. Tabi ki, alim Allaha da şükür etmek lazım, yanarken çoğu insan yanmaktan değil,
yangın dumanında boğularak ölür, çok daha acısız ve kolay ölüm. Hava çok rüzgarlıysa bilmem...
1992'de “33 alim ve otel çalışanı” öldü dersiniz. Oteli yakanların da avukatları şimdi AKP üyeleri
dersiniz. Hayır, 33 kişi yanarak öldü! Genç, yaşlı, çocuk... Zorlaştırmayın. Metin Altıok oradayken
şair olduğunu hatırlamamıştır, bir eşi, bir baba olduğunu hatırlamış.
33 İnsan canlı canlı yakıldı 2 Temmuz 1992, 19 Ocak sadece bir gazeteci kaybetmiş değildik,
bir hafta habersiz kaldık aynı zamanda. Madımakın filizleri hep kırmızı olur, peki insan kanı hep
kırmızı olmaz mı ? Zorlaştırmayın, yapılan tecavüz gazetelere değil, entellere değil. Göz önünde
gördüğünüz şey insan temel haklarına tecavüzdür. Dünyada ne var ne yok bilme hakkımız var, açıkça
fikrimizi belirtme hakkımız var, en kötü çocukluğumuz anımızın “babam bana dondurma almadı” olma
hakkımız var, yaşama hakkımız var...
Korunması gereken de haklar da bunlar. “Che” posteri asma hakkı değil...

27 06 2011

Gitmeyin...

Sanırım hepimiz vatan sevgisiyle yetiştirildik. Vatanlarımız farklıydı, ama çocuk antlarımız da tekrarlardığımız cümleler de aynıydı, farklı dildeydi ama benzerdi daha doğrusu. Yunanistan'ın, Türkiye'nin, Rusya'nın, hatta Amerika'nın milli marşları çevirseniz aynı şarkının bozuk çevirisi gibi olur. 5 yaşında tekrarladık, 10 yaşında tekrarladık, tamam, olsun, 15 yaşında tekrarladık ta... ama yaşımız 25 olunca sorguladık. Sorgulamayan da vardı tabi, ama onların da sorgulaması gerekiyor. İlk önce ön tanımları sorgulamalıyız. “Vatan”, “ülke”, “devlet” - eş anlamlı sözcükler derler size. İyi. Güzel. Bunu da kabul ettik. Eş anlamlı, ama anlamı nedir sorgulamak gelmiyor mu hiç içinizden? Bir Osmanlı devleti vardı, sınırları farklıydı, çok süre geçmedi aradan, ailenizde büyükbabası olmazsa da, büyükbüyük babası vardır o dönemi hatırlayan. Osmanlıyı geçtik, Türkiye diyoruz. Hatay, Kıbrıs geçmiyor mu hiç aklınızdan devletin bütünlüğü, Türkiye sınırları düşündüğünüzde? Onların olmadığı Türkiye'yi hayal etmenize gerek yok, 3-5 yaşlı insanla konuşursanız, anlatırlar size. Peki devlet nedir, ülke nedir, vatan nedir soruyorum tekrar.

3 tanım var bildiğim: ekonomik,askeri,siyasi kurmdur devlet; etnik-kültürel yapıdır ülke; toprak,doğa,ağaç,dağ-göldür vatan. AKP'nın , hala Atatürk'e laf atmayı korkanların ( ki çok isteyen ) yönettiği, haritada çizilmiş sınırlardan mı ibaret Türkiye? Düğünde halay çeken, cenazede helva yapan insanlardan mı ibaret? Sıcak Akdeniz iklimde zeytin yetiştiren çiftçilerden mi ibaret Türkiye? Soruyorum size, cevabım yok çünkü. "Teröristlere karşı savaşıyoruz" dediğinizde neyi koruyorsunuz? AKP'yi mi? Zeybeki mi? Zeytin bahçelerinizi mi? ABD'ye karşı tepki göstediğinizde de... Almancı deyip onları Türk gibi kabul ettiğinizde de... Yunanlara ait evleri taşlarken, rakıya “rakiya” hitap etmesine mi kızgınsınız, dünya zeytin yağ ticaretinde önder olmasına mı? Tamam burası Türkiye, burasını ararsınız ilk önce dünya haritasını gördüğünüzde... “Türkiye nerede?” sorusuna cevap vermeye hazırsınız elbet, peki Türkiye nedir sorusuna cevabınız ne olacak?

Yok, biliyorum... Sizin de cevabınız yok. Çok sordum bu soruyu. Sizin soramadığınız bir soru bu, sorulduğunda da cevap veremeyip aksanıma takılan insalardan bahsediyorum. Biliyorum çünkü bir Alman, bir İngliz pasaportuna ne kadar çok değer verdiklerinizi. Türkiye'yi terk etmekle uğraşmayın boşuna, siz onu terk ettiniz bile. Aklınızda tutun ama: halen AKP'ye yada CHP'ye oy veriyorsunuz belki, halen başkaların düğünlerde halay çekiyorsunuz, halen "her kahvaltıda zeytin farzdır" diyorsunuz... Ama Türkiye'yi terk ettiniz işte! Evet, senelerce burada kaldınız, anlamadınız, anlatamam da size bu saatten sonra. Ama Türkiye ne bir vatan, ne bir devlet, ne de bir ülkedir... bunun ötesi.

Bir dilencinin, bir tüccarın, bir mühendisin, bir Alsancak güzelinin ve bir tane de kapalı Konya kızının bir ara geldiği bir sokak tiyatrosu. Hani, geçip alkışlarsınız ya? Bazılar da, sonuna kadar durur, “entel” izlenimi vermek için ( “Dur, bir izleyelim” derler kız arkadaşına, o da “Sanattan anlar bu, zeki çocuk, eğitimi[eğitim değil, diplomadır - karıştırmayın] iyidir, çok para kazanır ileride” düşünür... ), kenarda üç-beş insan görürsünüz, eksikleri ileştirirler, umursamazmış gibi görünürler... Bazılar elinde bira ile gelirler, “burda piyasa var, bi-iki hatun keselim, len” diye.

Garip gelir belki gösterinin sonunda şapkanın dolaştırılmaması... Para, şöhret, yönetmenle evlilik istemezler bunlar. Garipçiler gibi “sanat için sanat” derler. Evet, açlıktan ölen Picasso, Bulgakov, Sartre var elinizde. Hayranla baktığınız, gözleri kapalı Orhan Veli KANIK... Bethoveen, Lord Byron...

Yetmiş milyonluk tiyatronun aktörlerinin yok olmasını beklemeyin... para istemezler, saygı isterler, belki. Gitmeyin burdan, oynayın onlarla. “Gitmeden gitmeyin” ( giderken de gidin, “abiens abi” ekliyorlardı ) derlerdi Romalılar, tekrarlıyorum şimdi ben de...

Kazanacaksınız da kaybedeceksiniz de, giderseniz. Bir İzmir gün doğuşuna paha beçebilirseniz, kat kat kazanırsınız yurt dışında, ama şapka dolaştırmıyorlar ki gösterinin fiyatı belli olsun, bilet te satılmıyor. Bir kız arkadaşı, bir imajı kaybetmiş olursunuz ancak.

Doğru, daha kaliteli yemekler, daha sakin evler var orada. Ama yüz yıllarca süren sömürge çağı... Libya, Filistin, Irak, Sırbistan'ın... kanı elinizde olacak. Göz gözmez, el dayanır dediniz.. gözünüz de görsün diye yazıyorum bu satırları.

Güzel kız, tuhaf bir hacı amca, kulaklık takmış üneversiteli genç olmayınca, dayanılır mı İstanbul metrobüsü, İzmir metrosu, Adana otobüsü... Biter bu tiyatro.

Hep arkadan izleyen “entel”dim... Türkiyeyi izledim, devamı izlemek isterim de... Gösteriden sonra da davet etmek isteterim sizi, “Balans ve Manevra” yada “Yassız Adam”ı izleyelim diye... Beraber Türkiye'yi izleyelim diye... Perde düşmeden gitmeyin...


Yaşar Kedioğlu, 2011, İstanbul