3 tanım var bildiğim: ekonomik,askeri,siyasi kurmdur devlet; etnik-kültürel yapıdır ülke; toprak,doğa,ağaç,dağ-göldür vatan. AKP'nın , hala Atatürk'e laf atmayı korkanların ( ki çok isteyen ) yönettiği, haritada çizilmiş sınırlardan mı ibaret Türkiye? Düğünde halay çeken, cenazede helva yapan insanlardan mı ibaret? Sıcak Akdeniz iklimde zeytin yetiştiren çiftçilerden mi ibaret Türkiye? Soruyorum size, cevabım yok çünkü. "Teröristlere karşı savaşıyoruz" dediğinizde neyi koruyorsunuz? AKP'yi mi? Zeybeki mi? Zeytin bahçelerinizi mi? ABD'ye karşı tepki göstediğinizde de... Almancı deyip onları Türk gibi kabul ettiğinizde de... Yunanlara ait evleri taşlarken, rakıya “rakiya” hitap etmesine mi kızgınsınız, dünya zeytin yağ ticaretinde önder olmasına mı? Tamam burası Türkiye, burasını ararsınız ilk önce dünya haritasını gördüğünüzde... “Türkiye nerede?” sorusuna cevap vermeye hazırsınız elbet, peki Türkiye nedir sorusuna cevabınız ne olacak?
Yok, biliyorum... Sizin de cevabınız yok. Çok sordum bu soruyu. Sizin soramadığınız bir soru bu, sorulduğunda da cevap veremeyip aksanıma takılan insalardan bahsediyorum. Biliyorum çünkü bir Alman, bir İngliz pasaportuna ne kadar çok değer verdiklerinizi. Türkiye'yi terk etmekle uğraşmayın boşuna, siz onu terk ettiniz bile. Aklınızda tutun ama: halen AKP'ye yada CHP'ye oy veriyorsunuz belki, halen başkaların düğünlerde halay çekiyorsunuz, halen "her kahvaltıda zeytin farzdır" diyorsunuz... Ama Türkiye'yi terk ettiniz işte! Evet, senelerce burada kaldınız, anlamadınız, anlatamam da size bu saatten sonra. Ama Türkiye ne bir vatan, ne bir devlet, ne de bir ülkedir... bunun ötesi.
Bir dilencinin, bir tüccarın, bir mühendisin, bir Alsancak güzelinin ve bir tane de kapalı Konya kızının bir ara geldiği bir sokak tiyatrosu. Hani, geçip alkışlarsınız ya? Bazılar da, sonuna kadar durur, “entel” izlenimi vermek için ( “Dur, bir izleyelim” derler kız arkadaşına, o da “Sanattan anlar bu, zeki çocuk, eğitimi[eğitim değil, diplomadır - karıştırmayın] iyidir, çok para kazanır ileride” düşünür... ), kenarda üç-beş insan görürsünüz, eksikleri ileştirirler, umursamazmış gibi görünürler... Bazılar elinde bira ile gelirler, “burda piyasa var, bi-iki hatun keselim, len” diye.
Garip gelir belki gösterinin sonunda şapkanın dolaştırılmaması... Para, şöhret, yönetmenle evlilik istemezler bunlar. Garipçiler gibi “sanat için sanat” derler. Evet, açlıktan ölen Picasso, Bulgakov, Sartre var elinizde. Hayranla baktığınız, gözleri kapalı Orhan Veli KANIK... Bethoveen, Lord Byron...
Yetmiş milyonluk tiyatronun aktörlerinin yok olmasını beklemeyin... para istemezler, saygı isterler, belki. Gitmeyin burdan, oynayın onlarla. “Gitmeden gitmeyin” ( giderken de gidin, “abiens abi” ekliyorlardı ) derlerdi Romalılar, tekrarlıyorum şimdi ben de...
Kazanacaksınız da kaybedeceksiniz de, giderseniz. Bir İzmir gün doğuşuna paha beçebilirseniz, kat kat kazanırsınız yurt dışında, ama şapka dolaştırmıyorlar ki gösterinin fiyatı belli olsun, bilet te satılmıyor. Bir kız arkadaşı, bir imajı kaybetmiş olursunuz ancak.
Doğru, daha kaliteli yemekler, daha sakin evler var orada. Ama yüz yıllarca süren sömürge çağı... Libya, Filistin, Irak, Sırbistan'ın... kanı elinizde olacak. Göz gözmez, el dayanır dediniz.. gözünüz de görsün diye yazıyorum bu satırları.
Güzel kız, tuhaf bir hacı amca, kulaklık takmış üneversiteli genç olmayınca, dayanılır mı İstanbul metrobüsü, İzmir metrosu, Adana otobüsü... Biter bu tiyatro.
Hep arkadan izleyen “entel”dim... Türkiyeyi izledim, devamı izlemek isterim de... Gösteriden sonra da davet etmek isteterim sizi, “Balans ve Manevra” yada “Yassız Adam”ı izleyelim diye... Beraber Türkiye'yi izleyelim diye... Perde düşmeden gitmeyin...
Yaşar Kedioğlu, 2011, İstanbul

0 parmak izi bulundu:
Yorum Gönder