İç Anadoluya bir alakanız yoksa; yani aslen Tokatlı değilseniz, İsparta'da lise okumadıysanız;
“madımak” sizin için bir otel isminden başka bir anlam taşımıyor. Yok, bakarsınız Wiki'de. 'Bir bitkidir,
yenir, kırmızı çiçekleri olur' der. Ama o yemeği tamadınız ki. Ege'liler pırasa yerler ya, Sivaslılar
da madımak yerler. Yane yemezler, zorla yedirirler aile büyükleri. Sivas deyip geçmeyin. 67 vilayetten
sadece bir tanesi olsa da, nufüsü 700 bin. O boyutta ülkeler var. Karadağ mesela. Siz araştırın merak
ediyorsanız kaç çocuk yetişmiş madımak yiyerek. Kaç kişi için madımak “çocukluk” denen hikayesinin
kötü bir kısmıdır? Bir film, bir kitabın iyi bitmesini severiz tabi ki, lakin onu zevkli yapan korkunç
kısımlar ya?
Çocukluğundan kalan bir anım var, paylaşmak istediğim. Dört yada beş yaşındayım. Anaokula
gidiyordum. Bir sabah uyandım, hava yağmurluydu. Hiç gitmek istemedim okula gitmeyi o gün. Neden
bilmiyorum, çocuk kaprisi işte. Babam da “Tamam. Gitmek istemiyorsan gitme.” - dedi - “Ama gidip
gelmeyeceğini söylememiz lazım.”. Sonra beni anaokula götürüp orada bıraktı. Küstüm. Çabuk ta
unuttum. Sonra da hatırladım. Hala aklımda bir sahne var: Sınıfımız. Herkes oyun saati. Herkes
oynuyor. Ben de pencerenin kenarında... Yağmura bakıyorum. Hayatın ne kadar anlamsız ve adaletsiz
düşünüyordum sanırım. Adalet nedir bilmiyorken. Belki de özgür olmadığımı o zaman düşündüm ilk
kez. Yani, istemiyordum gitmeyi, ama götürüldüm.
Büyüdüm şimdi, anladım bazı şeyleri. Elbette şimdi babama bunu hatırlatmam. Hala da küs
değilim. İşe gitmesi gerekiyordu, bu da bir çocuk kaprisiydi. Bunu anladığımda kaç yaşında olduğumu
hatırlamıyorum, ama o günden sonra o anı rengini değiştirdi. Yok olmadı, hala o pencereye bakışım
aklımda. Sadece şu anda beni sevindiriyor bunu hatırlamak. Bu olay aklımda kalacak kadar büyük bir
şok olduysa, demek ki gerçekten mutlu çocukluğum vardı. Beş yaşında depremle uyanmadım gece
yarısında yıkıntıların altında, annemin cansız elini hissetmedim. 10 yaşında “yumurta” diye makarna
yedirilmedim, hiç yumurta görmediğim için. 12 yaşında dumandan boğulmuyordum Koray Kaya gibi...
14. asırda Janna D'Arc yakılmış. Paris'e gittiyseniz heykeli var, gitmedidiyseniz de her zaman Milla
Jovovic'in oynadığı filmi izleyebilirsiniz. Merak etmeyin, herşey var içinde, güzel karı, cinsellik,
aksiyon... Ne beklerseniz artık “iyi” filminden. Fıransanın kahramanı nasıl olsa, filmi de çekerler,
heykeli de yaparlar. Tabi ki, alim Allaha da şükür etmek lazım, yanarken çoğu insan yanmaktan değil,
yangın dumanında boğularak ölür, çok daha acısız ve kolay ölüm. Hava çok rüzgarlıysa bilmem...
1992'de “33 alim ve otel çalışanı” öldü dersiniz. Oteli yakanların da avukatları şimdi AKP üyeleri
dersiniz. Hayır, 33 kişi yanarak öldü! Genç, yaşlı, çocuk... Zorlaştırmayın. Metin Altıok oradayken
şair olduğunu hatırlamamıştır, bir eşi, bir baba olduğunu hatırlamış.
33 İnsan canlı canlı yakıldı 2 Temmuz 1992, 19 Ocak sadece bir gazeteci kaybetmiş değildik,
bir hafta habersiz kaldık aynı zamanda. Madımakın filizleri hep kırmızı olur, peki insan kanı hep
kırmızı olmaz mı ? Zorlaştırmayın, yapılan tecavüz gazetelere değil, entellere değil. Göz önünde
gördüğünüz şey insan temel haklarına tecavüzdür. Dünyada ne var ne yok bilme hakkımız var, açıkça
fikrimizi belirtme hakkımız var, en kötü çocukluğumuz anımızın “babam bana dondurma almadı” olma
hakkımız var, yaşama hakkımız var...
Korunması gereken de haklar da bunlar. “Che” posteri asma hakkı değil...

0 parmak izi bulundu:
Yorum Gönder